Metis yayınlarının derlediği Susan Sontag’ın yazılarından oluşan Sanatçı: Örnek Bir Çilekeş kitabındaki Yoruma Karşı makalesinde Susan Sontag, “İyi filmlerde her zaman bizi yorumlama isteğinden kurtaracak dolaysızlık vardır.” demiş. Akılla anlamdırılamayan filmler, “Nasıl bir mesaj vermeye çalışmış burada yönetmen?” cümleleri, anlam veremediğimiz için yarıda fişi çekilen filmler… Bir anda bu gibi cümleler ve durumlar uçuştu kafamda ve Reha Erdem’i hatırladım. Sontag’ın bu cümlesinin beni bambaşka bir yere savurmasına şaştım ve çağrışım gücünü yanaklarından öptüm. Reha Erdem, Altyazı sinema dergisinin yüzüncü özel sayısında 2010 yılında Altın Palmiye ödülünü kazanan Tayland yapımı Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor filminden bahseder ve bu filmin kendisini ne kadar etkilediğini anlatır. Taksim’de Tarık Zafer Tunaya’da izlediğim bu filmden çıktıktan sonraki şok oluşum ile önemli bir yönetmenin o film hakkında “müthiş sinematografik özellikler” diye bahsetmesi tam da yorumlama ve yorumlamama düşüncesinin kendisiydi. Çünkü; yorumlayan kişi bendim, hissedense Reha Erdem’di. Bunun adı, kendi kültürel çerçevende baktığın filmlere yabancılık duyma hissiydi. Filmde en aklımda kalan sahne, aniden aile yemeğine gelen bir gorilin masadaki kadın tarafından ne zamandır ortada olmayan oğlu olarak karşılanmasıydı. Bir gorile, “saçların ne kadar da uzamış oğlum.” diyen kadın varsa ortada ve izleyen bu sahneyi garipsiyorsa bu tamamen akıldaki hayvan-insan, hayvanla konuşma- konuşmama algısının yani ”olması gereken” bir algının altüst olmasına karşı duyulan savunma mekanizmasıydı.
Farklı bir şey gören izleyici kendince yorum yapar ve çıkarımsadığı şey üzerinden filmin iyiliği ve kötülüğü üzerine düşünür. Susan Sontag, tam da bu devrede olaya karışır ve sanat yapıtının her zaman bir şey söylemesi gerektiği düşüncesinin yanlışlığından bahseder. Resim sanatında, resmin karşısına geçip “şimdi ne anlatmaya çalışıyor.” demenin gereksizliği ne kadar doğru ise filmlere bakışta da bu gereksizlik yorumlama olarak karşımıza çıkıyor. Oysa bir film ne kadar susturuyor ve yorum hakkını izleyiciye vermeyecek kadar sanatâne ise o kadar kendisidir. Susturması derken bunu, içsel olarak bozguna uğratılan izleyicinin lâl olması anlamında kullanabildiğimiz gibi gerçek sanatın izleyiciyi iyi anlamda rahatsız etmesi –filmdeki goril gibi- olarak da düşünebiliriz. Bahsedilen şey şu ki, yorum yapmak bir anlamda da filme neden, niçin soruları sormaktır. Bu tutum , sorularına cevap alamayan izleyicinin ya filmi kötü bulmasına ya da izlemeyi bırakmasına yol açar. Sartre’nin Bulantı kitabındaki karakter, kendi varoluşsal boşluğunu bir sanat dalı olan müzikte bulmuş ve dinlediği şarkının “ne ise o” olmasının doluluğu üzerine düşünmüştür. Bir filme de Sartre’nin dediği gibi “ne ise o” gözüyle bakarsak ve sadece hissedersek filmdeki sanat duyumunu algılayabiliriz.
Woddy Allen, Manhattan filminde, “Gerçekler. Parmak uçlarımda milyonlarca gerçek var.” diyen ve sürekli mantığı ile hareket eden kadın karaktere şunları der: “Doğru ama hiçbir anlam ifade etmiyorlar. Çünkü; akılla anlaşılan bilginin hiçbir değeri yoktur. Her değerli şey senin içine farklı açıklıklardan girmelidir…Beynin önemi çok abartılıyor bence.” İşte yorum yapma isteğimizi de beynimiz sağlar ve bu yüzden filmlerde görsel ve hissel anlamda doyuma ulaşmamızı engeller. Eğer ben de sadece yorumlama gücümle hareket etseydim, Luis Bunuel’in Salvador Dali katkısıyla oluşan yirmi dakkalık filmi Endülüs Köpeği’ndeki adamın elinin ayasındaki delikten karıncaların fışkırdığı sahne için “neden?” diye sorup bütün o görselliği kenara atmış olurdum. O karınca sahnesinin her kişiye farklı bir etki bıraktığını düşünüyorum. Bana da Leylâ Erbil’in cümlelerini çağrıştırdı:
“Ah yasalara karşı gelmeyi öneren devrimci çağrı, geçmişin senin! Zorla çabalarla kazandığın şu yerden caydıramayacaklar seni. Katharsis niteliğinde hızlı bir kurtuluş özlemi! Ama dünyayı böyle mutsuz da kabul etmiyorsun! Karıncalar, karıncalar! Kim çoğaltıyor ölümü?”
Atıf Yılmaz, Reha Erdem’e, “Kahve falına bakar gibi resim yorumluyorsun.” demiş. Bu cümle bana bütün bu anlatılanların özeti gibi geldi. Çünkü; kahve falına bakan kişi yorumlama gücünü hislerinden alır. Reha Erdem de sanat eserlerine kahve falına bakar gibi bakabilmeyi hep denemeliyiz derken hislerden yana olduğunu göstermiştir. Susan Sontag da aynı fikirde: "Sanatta gereksinme duyduğumuz şey, yorumbilim yerine sevgibilimdir." O yüzden dil lâl olmalı; kahve falı hislerimizi yitirmemeliyiz. Eğer yönetmenler de o hisleri dile dökebilselerdi görüntüyü değil yazıyı kullanırlardı diye düşünüyorum. Telvenin tadı damağımızda kalmalı, o tat susturmalı.
