4 Temmuz 2017 Salı

Sonsuzluk ve Bir Gün Hangi Zamandan Gelme?

"Nedir hayat? Bir zaman! Nedir zaman?
 Bir kaza. Nedir kaza?
 Bir hayat, yeni bir hayat!" Orhan Pamuk/ Yeni Hayat

          Zaman, nedir? Gerçekten de deniz kenarında deniz kabuklarıyla oynayan bir çocuk mudur? Bunun üzerine fikirler geliştirmek için Theodoros Angelopoulos'un 1991-1998 yıllarında çektiği Sınırlar Üçlemesi'nin son filmi Sonsuzluk ve Bir Gün'e bakmamız gerekecek. Filmde üç zaman söz konusudur: Geçmiş zaman, şimdiki zaman ve gelecek zaman. Bu üçlü zamanı algılayan seyirci, görüntü olarak yaşlılaşan ya da gençleşen karakter görmeyi umsa da böyle olmaz. Karakterimiz Alexander, geçmişe giderken de şimdide devam ediyordur. Zaman, bizimle oyun oynamaya devam ediyordur.
       
         Film, Alexander'in çocukluğundan başlar. Filmin zamanla kurduğu ilişkiyi yönetmen, başlangıçtan beri hissettirir. Burada zaman, deniz kabuklarıyla oynayan bir çocuğa benzetilir ve sonraki planda şimdiki zamandaki Alexander'i görürüz. Kahramanımız, 19. yy. şairi Solomos'un yarım kalan Özgür Tutsak şiirini tamamlamaya çalışan bir yazardır ve hastalığından dolayı hastaneye yatacaktır. Bu süre zarfında izleyeceğimiz her şey, kahramanımızın "bir gün"ünden ibarettir. Umutsuz bir yazar olan Alexander'in tek umudu, onun dinlediği müziğin aynısını dinleyen karşı penceredir. Daha sonraki ikinci umudu, arabasına sakladığı polislerden kaçan mülteci bir çocuktur. Arabadan indirdiği çocuk, ilerde onun umutsuzluğuna umut verecek bir duruma dönüşecektir.

        Filmin, şimdiki zamandan geçmiş zamana, yazarın deyimiyle "Mutlu Gün"e geçiş yaptığı ilk nokta, Alexander'in köpeğini bırakmaya gittiği kızının evidir. Buradaki geçiş, karısının mektupları aracılığıyladır. Fakat ne bir flashback ne de eski bir görüntü vardır. Kamera sadece, plan değiştirir, Alexander'in görünümü aynı kalır ve ölen karısı belirir. Bu zaman kayması, sadece Alexander'i aynı hâliyle bırakmıştır. Filmin bu geçişleri bize zaman sorunsalını sorgulatır.

        Angelopoulos, bu filmin senaryosunu arkadaşı Petros Markaris'le birlikte üretir. Petros Markaris, bu filmin senaryo sürecini günü gününe yazar ve o günlüklerden de İstos Yayınları'nın yayınladığı Sonsuzluk ve Bir Günlük kitabı ortaya çıkar. Bütün çıkartılan sahneler, eklenen sahneler, dönüşenler, kafa karışıklığı ve her şey bu günlüğün içindedir. Zaman konusunda da birlikte epey bir tartıştıktan sonra Angelopoulos şunları der: "Baksana, geçmişin ve bugünün bir arada, aynı mekânda birbirine geçmiş olması ne kadar güzel!

        Zaman, nedir? Aristotales buna, zaman içinde zamandaş olmak, demiştir. Birbirinden bağımsız zamanların olmadığını, hepsinin bir bütünün parçası olduğunu hissederiz. Zaman, gökçemberin kendisidir. Burada, Angelopoulos'un kamera hareketlerini göz önüne getiririz. Seyirciyi rahatsız edecek şekilde değil, geçmişe gitse bile bu geçişi şimdinin üzerinden yapar ve seyirci de zaman geçişini anlar ama Alexander'in hep aynı kalmasını yadsımaz. Augustinus, benim belleğimde olan her şey şimdidir, demiştir. Buna göre, Alexander belleğinde karısını ve mutlu günü hatırlar ve şimdiye odaklanır.


        "Vaktin olsaydı sana şair nedir anlatırdım." Alexander, bunu küçük çocuğu mültecilerin arasından kurtardıktan sonra söyler. Savaştan kaçmış bu çocuk figürünü de zamandan bağımsız olarak ele alamayız. Çocuk, Alexander için hem bir umut figürü olmuş hem de 'gelecek zamanlar' statüsündedir. Bir başka zaman geçişi ise, Alexander'in küçük çocuğa Solomos'un hikâyesini anlattığı kısımdır. Solomos, insanlardan kelime satın alan bir şairdir ama kelimeleri eksik kaldığı için şiirini bitirememiştir. Bu, geçmişin eksik kalışı, Alexander'le şimdiye ulaşmış ve ona kelimeler bulmada yardımcı olacak küçük çocukla geleceğe doğru devam edecektir. Burada Solomos, Alexander ve küçük çocuğu zamanlaştırırız fakat görüntüde üçünü de bir arada görebildiğimiz için de aslında zamanın birbirinden bağımsız olmadığını görürüz. Heidegger'e göre zaman, var olmadır. Var olan her şey zamanın kendisidir. Mutlak bir zamanın olmadığını Angelopoulos, zaman geçişleriyle seyirciye çok kararlı bir şekilde göstermiştir.

          İkinci Geçmiş Mutlu Gün'de Alexander teknede karısıyladır. Burada, karısının mektuplarından o günün nasıl olduğunu duyarız. Alexander'in, karısının anlatımıyla çok çalışan ve karısına zaman ayırmayan bir koca olduğunu anlarız. Karısının "Bugünü, bugünü bana ver." repliğiyle kahramanımızın "geçmişteyken" şimdiyi yaşayamadığını fark ederiz. Belki bu zaman geçişleri, hastalığından dolayı hastaneye yatacak olan Alexander'in bir gönül alma, telafi etme biçimidir. Zaman, tekse; zamana aklıyla, hatırlayarak ve olduğu hâliyle müdahale edebilir.

          Bir diğer zaman kayması, küçük çocuğun vapurla ülkesine dönmeden önce, Alexander'in hastaneye yatmadan önce birbirleriyle geçirmek istedikleri otobüs yolculuğudur. Bu yolculukta, bir partizan, müzisyenler, sevgililer bu otobüste var olur. Sonra bir anda Solomos, otobüse biner. Zaman, yarılmıştır artık. Solomos, bir şiir okur. Şiirini iki kere, "Hayat narindir." diyerek sonlandırır ve otobüsten iner. Şiirin kendisine baktığımızda son dize, "Kapkaradır ölüm." diye biter. Umutsuz bir bitiştir ama Solomos, son dizeyi "Ve hayat narindir." diyerek devam ettirir. Alexander, otobüsten inen Solomos'a, "Yarın... ne kadar sürecek?" diye sorar. Burada, geçmişi şimdiye, şimdiyi geçmişe bağlayan Alexander, yarın'dan yani gelecekten korkuyordur. Sanki, bir gelecek figürü olan küçük çocuk yanındayken korkmayacaktır ve o yüzden son gününü onunla geçirmek istemiştir.

           Filmin başında, kahramanımızın hayata karşı pencereden gelen müzikle umutlanması, Jean-Paul Sartre'nin Bulantı'sını hatırlatır. Oradaki kahraman, var olmanın ne demek olduğunu bir müzisyenin yaptığı müzikle açıklamıştır. Var olmak, bir şey üretmek ve bu ürettiğin şeyin geleceğe aktarımıdır. Bunun başlangıç noktasını müzik aracılığıyla anlaması, Alexander'in umudunu bir şarkıyla ayakta tutabilmesi, birbirine yakın anlamlıdır. İkinci umut, küçük çocuk ve çocuğun Alexander'e Solomos'un şiirini bitirmesi için verdiği üç kelimedir. Alexander tıpkı Solomos gibi kelime satın almıştır. Bu kelimeler: Minik çiçeğim, yabancı ve çok geç anlamına gelen argadini'dir.

          Eğer var olmak, ürettiğin şeyin geleceğe aktarımıysa Alexander, geçmişten yani Solomos'tan aldığı yarım şiiri, minik çiçeğim, yabancı ve argadini kelimeleriyle tamamlamış ve geleceğini, var oluşunu tamamlamıştır. Artık korkmayacaktır. Sonuncu Mutlu Gün'e geçiş, buradadır. Burada hastaneye gitmeyeceğini karısına söyler ve "Yarın ne kadar sürecek?" diye ona sorar. Karısı, "Sonsuzluk ve bir gün." diye cevap verir. Zamanın sonsuzluğu ve geçirgenliği bir aradadır. Alexander, denize karşı "minik çiçeğim, yabancı, argadini" kelimelerini bağırır. Artık var olmuştur/ yeni bir hayata var oluşmuştur.

Kaynaklar:
* Petros Markaris (2014) Sonsuzluk ve Bir Günlük: İstos Yayınları
*Aristotales/ Augustinus/ Heidegger (1996) Zaman Kavramı: İmge Kitabevi      

Nepal Fanzin (Aralık 2015/ 5. sayı)   

Bir Vapur Arıyorum, Leylâ Erbil'in Vapur'unu

I.
           Leylâ Erbil’in Vapur öyküsüyle karşılaştığımda tarih 2012’ydi. O zaman zarfından beri vapuru düşünüyorum. Leylâ Erbil, Gecede adlı öykü kitabını Vapur öyküsüyle açar.  Bu bir vapurun kaçış öyküsüdür. Yani bizim.

II.
          Vapur kaçmıştır, baba ölmüştür ve hepimiz susturulmuşuzdur. Konumuz vapursuzluk. Hulki Aktunç’un Büyük Argo Sözlüğü’ne göre “vapur” kelimesi, çok sarhoş kimse anlamındadır. Burada Murat Uyurkulak’ın Tol romanından bir bölüm şöyledir: “Hayat bana kıyak yapacak mısın? Devrim meyinden bana da sunacak mısın? Etime ziyadesiyle yapışan acıların köküne kibrit suyu. Yaşlı sayılır mıyım artık bunu söyledikten kelli?” Bizim vapurumuzun da devrim meyinden içtiği aşikârdır. Bütün bunların cevabı için Nisan 2013’te denize doğru yola çıktım. Bir vapur arıyordum. Leylâ Erbil’in Vapur’unu.
            Önce vapurun kaçtığı yerden başladım: Beşiktaş, Barbaros Hayrettin Paşa İskelesi’nden.  Öyküye göre vapur, Üsküdar burnuna gelip vaktiyle padişahın ilk biniş yeri olan Şemsipaşa Sarayı’na, Beylerbeyi’ne gelip İmparator Konstantinos’un diktirdiği haç yüzünden Istavroz denilen yerine, Sıra Yalılar’a, Nakkaş Burnu’na, eskiden Yahudi Rum, Ermenilerin, şimdi Müslümanların çok olduğu Kuzguncuk’a, Kuleli okulunun açıklarında 3. Selimin emriyle 1790’da idam edilen Nazif’in yalısına, 4. Murat zamanında yedi gece kandil yakıldığı için Kandilli denilen Kandilli’ye, Küçüksu Mezarlığı’nda Recaizade Mahmut Ekrem’e, Beyazıt’ın yaptırdığı Anadoluhisarı’na gelir ve Beykoz’a doğru yol alır. Bu, onun hikâyesiydi ve ben o hikâyenin içine dâhil oldum. Bunu yaparken bütün bir sahil şeridini gezdiğim halde Nazif’in yalısını bulamadım, çünkü her yeni gelen her şeye kendi adını veriyor ama bilinmeyen şey şu: “yerlisi yok buraların,,, yerlisi yok hiçbir yerin,,, asıl yerlisi toprağın altındakiler üsttekiler yabancısı,,, asıl yerli olanlar asıl yerli olanlardan da daha alt katmanda yatanlar,,, daha da yerli olanlar onların da altında yatanlar,,,” (Leylâ Erbil/ Kalan)

III.
Vapurumuzun otobiyografisi
          Bahsi geçen öykü, “Vapurun iskeleden kalkışını gören olmadı.” diye başlar. Ana karakterimiz vapur, iskelesinden kaptanı olmaksızın kaçar.
           Onun yolculuğu, otoriteye güvenmeme yolculuğudur, ama resmî tarih bu vapuru yok sayar. Şirket-i Hayriye’de öyle bir vapur olmadığını buyurur. Böylece özgürlükle simgeleşmiş vapur, kayıtlara geçmez ve görmezlikten gelinir. Fakat Beşiktaş halkının kıyılara birikip özgürlük mücadelesi veren, vermek isteyen vapurun an be an tanıklığını yapması hafızaların içindedir. Halkın ilk defa bir şeylere inanmak, herkesi inandırmak istemesine yol açan vapurun kaçışıdır. Geçmişin gerçek yüzü öyküde vapurla simgeleşmiştir bir bakıma.
  
Vapurumuzun çığlığı
             Vapur kaçtıktan sonra bütün bir sahil şeridini dolaşır.  Gezerken çığlık çığlığadır. Bu isyan, toprağın altında ve üstünde olan bütün bir tarihi uyandırmaya çalışmasıyla ilgilidir. Leylâ Erbil’in Eski Sevgili öyküsünde dediği gibi: “Hırsı, dünyanın istediği biçimde değişmesine engel olanlara karşı bilediği bir hınçtı.” Vapurunsa adeta şöyle bağırdığını hissedersiniz:
“Ey Kadırga! Zindankapı! Baba Cafer! Unkapanı! Ahırkapı Feneri! Langa! Çingeneler! Kürtler! Dönmeler! Gürcüler! Lazlar! Çerkezler! Tatarlar! Arnavutlar ey!” Şöyle devam eder: ”Kalkın geri alın ey… kurukafalar kalkın ey! … Kalkın hep birlik olun geri alın ey!... Hey kendinize gelin, doğrulun, geri alın ey!”  Şuraya bir: “HER YER TAKSİM, HER YER DİRENİŞ” lütfen.
              Walter Benjamin, Pasajlar’ında Tarih Kavramı Üzerine adlı bölümde şöyle demiştir: “Geçmiş, kendisini kurtuluşa yönelten gizli bir dizini de beraberinde taşır. Zaten bizden öncekilerin içinde yaşadıkları havadan hafif bir esintiyi biz de duyumsamaz mıyız? Kulak verdiğimiz sesler içersinde, artık susmuş olanların yankısı yok mudur?”
             Leylâ Erbil’in de geçmişe haykırışıdır bu; şimdiki durumdan memnun olmayışının göstergesiyse geri çağırmasıdır. Bu geri çağırış, adeta bir bildiri gibidir. Ona göre toprağın üstündekiler katman katman değişmiş, hep değişecektir. Ve kurtuluşa ermemiş bir insanlık için geçmiş her ânıyla alıntılanamaz. Geçmişin alıntılanılamaması da gerçeği değil toprağın üstündekilerin kendi resmi tarihini oluşturur. Buna göre ezenlerin bir resmî tarihi, ezilenlerinse geleneği olduğunu söyleyebiliriz.

Vapurumuzun Kaçışı
              
               Vapurun giderkenki son haykırışı, halkın coşkusuna karışmıştır. Halk da ne olduğunu bilmese de sevinç naraları atıyordur. Kahraman vapura inanılmış, güvenilmişti ve artık halk birlik olmuştur. Bu coşku bir devrim gecesi gibidir. Hep birden tek bir ezgiyle bir müziğe katılmalarıysa önemlidir; işte birlik olmaları burada hissedilir. Bu ezginin Johann Sebastian Bach’ın Magnificat’ından esinlenildiği de öyküde ayrıca belirtilmiştir. Magnificat, Meryem Ana kantiği demektir. Kantik, büyük bir lütuf için tanrıya şükranlarını dile getiren şiirdir. Bir nevi ilahi gibidir. Bu sayede halk tarafından söylenen ezginin hem içinde büyük bir din duygusu barındırdığını hem de kurtuluşa yakarılan bir türkü gibi olduğunu anlarız.
                Sonrasında türküleri, ezgileri de sustururlar. Arkalarında kocaman kara bir geçmiş taşıyanlar yine insanları öldürürler, yıkarlar, yağmalarlar. Bu, tıpkı ülkedeki tüm totaliter uygulamalar, askeri darbeler gibidir. Herkesin gözü önünde yapılan bütün bu şeyler de vapurdan bilinmiştir. Halk da kendisine zeval gelmesin diye inanmış, inandırılmıştır. Vapur bütün bir sahil şeridini gezmeyi bırakmış ve bu sefer gerçekten kaçmıştır.
IV.
Turgut Uyar, Kayayı Delen İncir kitabındaki Alıntılarla şiirinde şöyle der:
          “’Hiç unutmam hiç unutmam hiç unutmam’/ diyor birisi, yineliyorum/ hiç unutmam hiç unutmam hiç unutmam/ çünkü hiç unutmam hiç unutmam hiç unutmayın/ insan nasıl direnir başka/ ‘hiç unutma’”

Vapurumuzun Dileği
              “İnsanlar nasıl da nankördürler ne çabuk unuturlar ama beni unutamayacaklar.”
               Bir yerlerden tanıdık gelmiş olması lâzım, çünkü biz deliren insanlarız. Natama dergisinin üçüncü sayısında Özgür Göreçki, “Zannedersem Tek Eksiğimiz Gezi Parkı’ydı” yazısında şöyle der: “Ben üzüntüden kendimi vapur zannediyorum.” Bunu okuduğumda yüzümün aldığı şekli herhalde tahmin edebilirsiniz. İşte, herkesin vapurlaştığı ve bir o kadar da vapursuzluğumuz tam da burasıydı. Çünkü, vapurumuzun kaçışıyla vapursuz kaldık.
             Fotoğraflarda vapuru aradığım geziyi göreceksiniz. Şunu söyleyebilirim: Vapur’u bulamadım ama unutmadım da. Öyleyse hepimiz vapuruz diyelim mi? Geri alın ey!

Natama Hayat Memat Dergisi (Ocak/Şubat/Mart 2016 /13. sayı)












Pirinç Katliamı


 “Nasıl yok olur bellek? Neden?
Nedir yok olan, anılar mı bellek mi?
Binlerce yüzyılın hesabını tutan bellek mi
isyan etmiştir?” Leylâ Erbil, Karanlığın Günü



          Şimdi bütün kitaplarda Leylâ adını arıyorum. Ya şuralarda bir yerlerdeydi ya, diye göz gezdiriyorum. Sol taraftaydı hem de, aşağılara doğru diye diye bir hâl oluyorum. Benim göz hafızam yanılmaz diyorum içimden. Bu sefer yanıldı ama o zehir gözler; bulamamanın burulmuşluğunu yaşıyorum. Önce diddiğin etleri atacaksın kızgın yağa, diyor bir ses. Didmek fiilini düşünüyorum. Kelimelere takığım bu aralar.

“Sonra bezelyeleri. Yeşil olmuş bu sefer, haşlamadan yaptın değil mi? Ben oruçluyum sen at ağzına, ağzında yeşil eriyor mu?”

          Kelimeleri didiyorum gözlerimle. L, bu taraftan, E şuraya, ortaya bir Y alalım ve La, Sol, Fa. Annemin yadigârını üstlenmek için biçildim ben. Aynı tadı almak için kavuruyorum pirinci. Üzerine altıya üç oranında su atıyorum. Fokurduyor ortalık. Nasıl bir cümbüş bilemezsin. Aklımda bir şarkı neşeleniyor.

          İçindeki bencil duyguyu savuşturamayan Canan, kısık ateşte pirinç kavuruyordu. Hem de ilk defa. Savuşsun istiyordu kavurarak. Daha hızlı, daha hızlı. Pirinç etrafa saçılana denk. Geçen gün düşünmüştü bunu. Aynı tadı alamayacağının fikri içinde konumlanmış, üzüntüsü içinde patlamıştı. Annemin diye düşünmüştü; tavuk etli, bezelyeli, üzümlü pilavı. Ya bir daha hiç yiyemezsem?

“Üzümler kızgın yağda öyle çok şişecek ki sanki patlayacak gibi olduğunda çek fişi, hemen hemen.”

         Şişti, şişti, şişti. Çekip aldım sonunda pirince katık ettim.

“Öyle olmaz öyle olmaz. İçe doğru karıştıracaksın. Pirinçlerle malzeme iç içe girecek. Eriyecek içinde. Gözükmeyecek.”

          Eline kalemi alır gibi olacaktı her şey. Çiz çiz çiz çiz, diye devam edecekti mesela. Bileğin hiç burkulmayacak. Bütün çizikler çizimin içinde yer bulacak, içerisinde eriyecekler. Erit kalemin lekesini kâğıda yaslayarak. Pilavlaştır kurşun kalemini. İşte aynen böyle. Bütün tavuk etleri, bütün bezelyeler, bütün üzümler pilavlaşmıştı. Canan, tahta kaşığı helmelenmiş pilava doğru götürüp kaşığın ucuna azıcık pilav katıp ağzına yerleştirdi. Götürdü, kattı, yerleştirdi. Tüm fiiller de birbirine girmişti. Kağıdın üzerindeki kurşun kalem, kaşığın içindeki pilav gibiydi bütün kelimeler de. İç içe girmiş. Ve L ve E ve Y ve Laaaa. Görünüyor muydu? Sol tarafta, aşağıda. Konuşmak için ağzımızı açtığımız yerin dibine doğru görüntülenmesi gereken yerde. Göremiyordu.

        Aklımdaki şarkı sesini kesmişken bir melodi tınısı geliyor gerçek hayattan. Balkondan sarkıyorum, gerçekten duydum mu diye. Burada. Bu fakir mahallesinde benim sevdiğim bu şarkının işi ne diye geçiriyorum gövdemden.

“You belong to meeeeee.”

         Aşağıda tavernadan gelen oyuncaklı müzik, vapurun öttürdüğü düdük ve otoyolun içinden gelen onlarca araba sesinin içinden bu tınıyı yakalamam için kulaklarımın iyi işitmesi lazımdı. Bir de az işitiyor derlerdi bana. Serçe parmak o anda girdi sol kulağa. Kir analizinde hiçbir turuncu ize rastlanmamıştı. Canan, daha çok sarktı balkondan ve evet duyuyordu. Üzgün olmanın verdiği bir refleksle bütün duyu organları dile gelmiş olmalı. İç içe giren müziğin içinden çıkardı o sesi. Bütün kuş üzümlerini yiyip bitirmek istedi. Pilav ve bezelye ve tavuk eti umurunda değildi. Şişik kuş üzümleri gelin buraya. Profesyonel bir didikleyici sayıyordu kendini. Daha önce şimdiki gibi tavuk didmemişti belki ama çok şey didmişti. Yemekteki soğanlar, çamaşır makinesindeki beyazlar, ilkokuldaki fasulyeler ve makarnalar, bahçedeki menekşeler, saçındaki kanlı bitler. Çıt.

         Bir de o gün.

         Şimdi kulaklarına çıt tırmanmıyordu. Canan, o gün yerden diddiği kitap sayfalarını ve tabak parçalarını hatırlamıştı. Yere, yere. Birbirine bulanmış biri ağaç biri kum: şimdi de kuş üzümü ve pirinç.

         Ben birincisini, en maddeselini de hiç unutmadım. Kitabın ortadan ikiye, üçe, beşe, altıya… Mesela yerlerden tek tek toplayışımı da hep hatırladım. Selebantlamadım. Harfleri birbirine katamadım. Aklımdan çıkarmadım. Yine de söylemedim. Cananlar söylemezdi.
Kafamı o kalın kitapları içine gömdükçe kafam çalışmaz olmuş güya. Bu ikincisiydi. Ne öğretmişlerdi bana ve insanlık yazmıyor muydu o kalınlıkta? Gene eserekliydi ve o şekerliğin içindeki şeylerle beraber havaya havaya doğru uçtuğunu görmedim ama duydum. Pat. Sonra şekerlerin arasında kalmıştı kalınlıklarım, şekerle bal olmuştu kelimeler ama insanlığı yine de öğretemiyorlardı bana.

“Kapat şimdi kapağı. Altını kıs. Kapağa yansıyan buğuyu göreceksin. Limonu sıkmayı unutmadın değil mi?”

          E, peki ben neyden öğrenmiştim bunca şeyi ve çalışmıyor muydu aklım? Ağacı teker teker topladı ve L ve E ve Y… O gün de aramaya koyulmuştu.
Birincisinde yırtmıştı, ikincisinde yoksun ki dedi.

          Canan hiç mutsuz olmazdı, Cananlar hep kırılmazdı, Cananler hiç bozulmaz, hiç üzülmezdi ve hep içindendi. Unutmaması da, mutsuzluğu da, o yüzden dümdüz görünüyordu, yamuk olmaya çabalasa da görülmüyordu. Cananlur hep gizliden ağlardı ve Cananlör hiç unutmasa da unutmuş gibi yapardı. Çünkü Cananlir hep kalpsizdi. He, bir de cemiyet mikrobuydum Cananlor. Koskoca büyük harflerle yatağımın ucuna kazınmış harflerle ve L ve E ve… Her sabah yüzümü mikroba uyandığım kelimelerle ve cümlelerin cemiyetinin içine içine içine … bakakalıyordum. Ve otobüsteki o küçük sarı çocuk gibi çenem bir raya takılmış çufçuflanıyordu. Tutamamıştı. Heyecanlanıncaydı aslında bu oynama, önce yanaklardan ses tellerine doğru oynaşmıştı. Bu sefer çene açıktı. Aynı o sarı küçüktü. Ben de küçüldüysem çenemin içine doğru, diye düşünmüştü.

“Ver bakalım tabağını.”

         Vazgeçtim kuş üzümlerini yemekten. Kapatın şu müziği. Pirinçleri bit gibi çıtlatmak istiyorum. Ve gördüm, Leylâ’yı.

altKitap Öykü Seçkisi 2014- Junkie Fix

Pervaz

      Ağzımı açmıyorum. Dişlerimin yamrı yumruluğu yüzümü yamultuyor. Suzan, banyoda yüzüne su çarptıktan sonra aynadaki suretine uzun süre baktı. Yüzüm yamulunca münasebet kurduğum insanların gözleri hem yüzüme, hem dişlerime kenetleniyor. Ağzımı açmayınca konuşmuyorum da. Bana hep "Sus, sen anlamazsın," dendi. Bazen gün vakti dışarı çıkıp aylaklaştığım anlarda, gece eve gelene kadar hiç konuşmadığımı ansıyorum. Bu seferler de ağzımı aynaya açıyorum. Çürüklerime bakıyorum. İki gri, habis dolgu parçasına da bakıyorum. Dolgu yapmak için nasıl oymuşlardı? İçimi içimi. Gülerken onlar da gözüküyor. Ağzımı kapatarak gülüyorum bu sefer. İçime içime. Suzan düşünürken aynaya ağzını açmıştı. Küçük dilimi de görmeye çalışıyorum. Yutmuş muyum, onu anlamaya çalışıyorum. Şükür ki yutmamışım. Ağzımdaki kelimeleri kolumu dirseğime kadar sokup fışkırtıyorum. Dişlerim neden mi yamuk? Tırnaklarımı yiyorum. Kıtır kıtır. Öylesine kemiriyorum ki kan fışkırıyor. Kelime gibi. "Yeme şu pis ellerini!" Çat! İnerdi ele bir tokat.

     Suzan banyodan yüzü ıslak çıktı. Elindeki havluyla yüzünü sildi. Aslında yüzünü hissetti. Aklında düşünceleriyle tam salonun ortasına, tavandan sarkan ampulün hizasına doğru masadan bir sandalye çekti. Sandalye, zemin üzerinde gelirken o iğrenç sesi çıkarttı: tar, tar, tar. Havlu elindeydi.

     "Maneviyatını kaybetmişsin sen, sulanmışsın iyice." İftar sofrasında ezan okunmadan çorbadan bir kaşık aldı diye babası bu sözleri söylemişti. Böyle sözlere maruz kalmamı yadırgıyorum. Ben istemiştim çünkü. Ben on yaşımdayken Kuran kursuna gitmek istemiştim. Ben de el ele tutuşup ilkokul arkadaşımla camiye yokuş aşağı inmek istemiştim. Şimdiyse en tepedeyim. "Seni gönderemeyiz, okuma yazmayı bile zor söktün." Altında ezilmişti. Bize namaz sureleri küçük yaşta öğretilirdi. Ben gidemedim. Bildiğim tek bir sure: İhlas. Gizli gizli namaz kılardım. Yatardım İhlas, kalkardım İhlas, ellerim göğsümde İhlas. Gizliydi çünkü; tek bir sure ile kılınmazmış, günahmış. Şimdi diyorum ki, küçükken yaptığım bu şeyler bir taklitten ibaret değil de neydi? Şimdi ezan okunurken bile müziği kapatmıyorum. "Sulanmışsın." Kuran kursuna gönderseymişsiniz!

     Suzan sandalyeye çıktı. Elindeki havluyla tavandaki ampulün tozunu alacaktı. Küçükken ev işi de yapmayı çok isterdi. "Beceremezsin sen, kırarsın, dökersin." Ufak tefek olduğundan yaptırmazlardı ona. Şimdi onun acısı da hala içinde. Ben de bulaşıkları yıkayayım istedim. Ellerim buruşsun, çamaşır sulaşsın, tırnaklarım uzasın istedim. Su tırnak uzatır. Ona da bir engel koydular. Beceremezmişim. Şimdi kısacık tırnaklarım, kan içinde tırnaklarım. Cam silemediğimden dişlerim yamuk. Her şey bir zincirleme kaza. Zaten Suzan, ampulün tozunu "Neden bana yardım etmiyorsun?" sözleri için almaya yeltenmişti. Eskiden beceremezsin dedikleri şeyi, şimdi kendi yapmak istemiyordu. Sandalyeye çıktı, elindeki havluyu sandalyeye attı. Beceremeyecek, ampulü kıracaktı. Duydaki ampulü yavaş yavaş gevşetti. Tam ucunda bıraktı. O an prizin yanmasını ve kuş gibi uçma niyetini hissetti. Tıpkı bazı geceler su bardağını kırıp bardağın camıyla bileğini parçalamanın uçuşu gibi bir duyguydu. Uçmak, pervaz etmek istiyordu.

     Suzan sandalyeden yavaşça inerken ampul yerinde sallanıyordu. Adımları usuldu bu yüzden. Kapının olduğu yere yanaştı. Eskiden yapardı bunu: ayaklarıyla pervazdan destek alarak kendini yukarı hoplatırdı. Tutundum! Bir ileri, bir geri, bir ileri, bir geri... Kapı salıncak işlevini yerine getirirken Suzan'ın keyfine diyecek yoktur. Hep bir "Düşersin!" sözü bu eğlenceye kesinti yapıyordu. O şekilde durmasını istemezlerdi. Onlar hiçbir şey istemediler. Benim yapmak istediklerimi satırladılar. "Düşersin!" Şimdi, kapının pervazına asılmış iki kolum bedenimi tartıyor. Ayaklarım aşağıya doğru sarkmış, ben yukarıdayım. Ellerim ampul tozu. Suzan'ın kafası sol kolunun arkasındaydı. Bu şekilde İsa gibi duruyordu. Ne zamandır unutmuşum böyle salınmayı. İntihar provası gibiydi. İsa olmuştum ben eskiye inat. Kuran kursuna gidemememi işte bu şekilde taraf değiştirerek duyumsuyordum. Birazdan ampul yere düşecek. Suzan hareketlerinin yavaşlığını bu kez ani ve sert hareketler yaparak değiştirdi. Benim ellerim kanayacak. Kimse aklımın içine girmedi. Bedeni kollarına ağır geldi. Bu akıl benim. Sulanmadım. Eskisi gibi bir ileri, bir geri sallanmaya başladı. Yoğruldum ben. Sulanan silinir.
        
     Ben susmadım. Bir ileri, bir geri, bir ileri, bir geri. Suzan’ın hareketleri o kadar sertti ki, gören pervazdayken nasıl bu şekilde salındığını düşünebilirdi. O kadar. Sert. Her taraf rüzgâr oldu. Suzan uçuyordu, uçuyor. Zevkten ölüyordu. Sonra yavaşladı. Ağır ağır salınmasını durdurdu. Gözlerini kapattı. Tam kapatmıştı ki sonunda ampul düştü. Her taraf cam kırığı. Suzan gözlerini açtı. Ağzını aça aça güldü. Dolguları sırıttı.


     "İşte. Pervaz ettim."

İzafi Dergisi Haziran-Temmuz 2012 (sayı 6)

3 Şubat 2012 Cuma

Sanata Kahve Falı Hisleriyle Yaklaşmak

                 Metis yayınlarının derlediği  Susan Sontag’ın yazılarından oluşan Sanatçı: Örnek Bir Çilekeş kitabındaki Yoruma Karşı makalesinde Susan Sontag, “İyi filmlerde her zaman bizi yorumlama isteğinden kurtaracak dolaysızlık vardır.” demiş. Akılla anlamdırılamayan filmler, “Nasıl bir mesaj vermeye çalışmış burada yönetmen?” cümleleri, anlam veremediğimiz için yarıda fişi çekilen filmler… Bir anda bu gibi cümleler ve durumlar uçuştu kafamda ve Reha Erdem’i hatırladım. Sontag’ın bu cümlesinin beni bambaşka bir yere savurmasına şaştım ve çağrışım gücünü yanaklarından öptüm. Reha Erdem, Altyazı sinema dergisinin yüzüncü özel sayısında 2010 yılında Altın Palmiye ödülünü kazanan Tayland yapımı Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor filminden bahseder ve bu filmin kendisini ne kadar etkilediğini anlatır. Taksim’de Tarık Zafer Tunaya’da izlediğim bu filmden çıktıktan sonraki şok oluşum ile önemli bir yönetmenin o film hakkında “müthiş sinematografik özellikler” diye bahsetmesi tam da yorumlama ve yorumlamama  düşüncesinin kendisiydi. Çünkü; yorumlayan kişi bendim, hissedense Reha Erdem’di. Bunun adı, kendi kültürel çerçevende baktığın filmlere yabancılık duyma hissiydi. Filmde en aklımda kalan sahne, aniden aile yemeğine gelen bir gorilin masadaki kadın tarafından ne zamandır ortada olmayan oğlu olarak karşılanmasıydı. Bir gorile, “saçların ne kadar da uzamış oğlum.” diyen kadın varsa ortada ve izleyen bu sahneyi garipsiyorsa bu tamamen akıldaki hayvan-insan, hayvanla konuşma- konuşmama algısının yani ”olması gereken” bir algının altüst olmasına karşı duyulan savunma mekanizmasıydı.
            
              Farklı bir şey gören izleyici kendince yorum yapar ve çıkarımsadığı şey üzerinden filmin iyiliği ve kötülüğü üzerine düşünür. Susan Sontag, tam da bu devrede olaya karışır ve sanat yapıtının her zaman bir şey söylemesi gerektiği düşüncesinin yanlışlığından bahseder. Resim sanatında, resmin karşısına geçip “şimdi ne anlatmaya çalışıyor.” demenin gereksizliği ne kadar doğru ise filmlere bakışta da bu gereksizlik yorumlama olarak karşımıza çıkıyor. Oysa bir film ne kadar susturuyor ve yorum hakkını izleyiciye vermeyecek kadar sanatâne ise o kadar kendisidir. Susturması derken bunu, içsel olarak bozguna uğratılan izleyicinin lâl olması anlamında kullanabildiğimiz gibi gerçek sanatın izleyiciyi iyi anlamda rahatsız etmesi –filmdeki goril gibi- olarak da düşünebiliriz. Bahsedilen şey şu ki, yorum yapmak bir anlamda da filme neden, niçin soruları sormaktır. Bu tutum , sorularına cevap alamayan izleyicinin ya filmi kötü bulmasına ya da izlemeyi bırakmasına yol açar. Sartre’nin Bulantı kitabındaki karakter, kendi varoluşsal boşluğunu bir sanat dalı olan müzikte bulmuş ve dinlediği şarkının “ne ise o” olmasının doluluğu üzerine düşünmüştür. Bir filme de Sartre’nin dediği gibi “ne ise o” gözüyle bakarsak ve sadece hissedersek filmdeki sanat duyumunu algılayabiliriz. 
              
              Woddy Allen, Manhattan filminde, “Gerçekler.  Parmak uçlarımda milyonlarca gerçek var.” diyen ve sürekli mantığı ile hareket eden kadın karaktere şunları der: “Doğru ama hiçbir anlam ifade etmiyorlar. Çünkü; akılla anlaşılan bilginin hiçbir değeri yoktur. Her değerli şey senin içine farklı açıklıklardan girmelidir…Beynin önemi çok abartılıyor bence.” İşte yorum yapma isteğimizi de beynimiz sağlar ve bu yüzden filmlerde görsel ve hissel anlamda doyuma ulaşmamızı engeller. Eğer ben de sadece yorumlama gücümle hareket etseydim, Luis Bunuel’in Salvador Dali katkısıyla oluşan yirmi dakkalık filmi Endülüs Köpeği’ndeki adamın elinin ayasındaki delikten karıncaların fışkırdığı sahne için “neden?” diye sorup bütün o görselliği kenara atmış olurdum. O karınca sahnesinin her kişiye farklı bir etki bıraktığını düşünüyorum. Bana da Leylâ Erbil’in cümlelerini çağrıştırdı:  
             “Ah yasalara karşı gelmeyi öneren devrimci çağrı, geçmişin senin! Zorla çabalarla kazandığın şu yerden caydıramayacaklar seni. Katharsis niteliğinde hızlı bir kurtuluş özlemi! Ama dünyayı böyle mutsuz da kabul etmiyorsun! Karıncalar, karıncalar! Kim çoğaltıyor ölümü?”
            

             Atıf Yılmaz, Reha Erdem’e, “Kahve falına bakar gibi resim yorumluyorsun.” demiş. Bu cümle bana bütün bu anlatılanların özeti gibi geldi. Çünkü; kahve falına bakan kişi yorumlama gücünü hislerinden alır. Reha Erdem de sanat eserlerine kahve falına bakar gibi bakabilmeyi hep denemeliyiz derken hislerden yana olduğunu göstermiştir. Susan Sontag da aynı fikirde: "Sanatta gereksinme duyduğumuz şey, yorumbilim yerine sevgibilimdir." O yüzden dil lâl olmalı; kahve falı hislerimizi yitirmemeliyiz. Eğer yönetmenler de o hisleri dile dökebilselerdi görüntüyü değil yazıyı kullanırlardı diye düşünüyorum. Telvenin tadı damağımızda kalmalı, o tat susturmalı.

21 Ocak 2012 Cumartesi

Wall Street Eylemleri Ve Kapitalizmin Kitap Üzerinden Döngüsü

           Kapitalizm karşıtlarının başlattığı Wall Street eylemleri kitap haline getirilerek basılmış. Bunun iyi yanlarının da kötü yanlarının da olduğunu düşünüyorum. Kitap, içeriksel olarak eylem odaklı olduğu için, olayların nasıl geliştiğine dair tarihsel bilgiler vermesi bakımından , güne, geçmişe ışık tutma niteliğini kazanmış olur. Zaman geçtiğinde New York gibi bir yerde böyle olaylar da olmuş denilerek, belki de daha da kötüye giden durum , o kitabı okuyanlar sayesinde tekrar bir isyana, eyleme dönüşme amacı kazanır. Bu taraftan bakınca çok pragmatist bir işleve sahip.
           Öbür yüzüne gelecek olursak bir öykünün, bir romanın içine yedirilmeden oluşan bu olaya ait yazılar ne kadar geleceğe götürülebilir. Kitap basma olayı da –haberin yazdığına göre olay sıcakken basılmış bir kitap- bir nevi  insanları dizginleştirme, kapitalizmin – bu sefer senin çerçevene ya da bam teline dokunarak- kendini var ettiği anlamına gelmez mi? Eyleminizin kitabını da çıkardık, hadi oturun oturduğunuz yere anlamına gelen kapitalist bir oyun bu da.  Belki de Uludere katliamında da birinin ağzından dökülen “bu olayın da çözülmesi ya da anlaşılması için film çekmeyi mi bekleyeceksiniz?” nidası, dikkate değer bir haykırıştır.

         Ve Zeki Demirkubuz cümleleri: “İstersem en güzel 12 Eylül filmi çekerim ama birilerinin bu olayı filmlerden ya da kitaplardan öğrenmesi çok korkunç!”

          Böylesine büyük olayların genç nesillere aktarılmasının yolu samimiyetten geçer. Sinemacının -Zeki Demirkubuz'un- sinema tercihi o yönde olmayabilir ama o yönde olanların da başarılı bir aktarımı yakaladığını söyleyebiliriz. Benim Wall Street'in kitaba dönüşmesine iki farklı değerlendirme yapmamın en önemli nedeni ise sadece tespittir; iki farklı düşünüş ve olmalı mı olmamalı mı'nın aktarımıdır. Olmalı'nın daha ağır bastığı zaten göz önündeyken sanırım nasıl ve ne şekilde olmalı'nın sorularını sormamız gerek. Çünkü; siyasi olaylar nemalanmayı kaldıramaz.

27 Kasım 2011 Pazar

İçeride mi, dışarıda mı?

         Gene Sylvia Plath'ten bir şeyler çağrışım gücümü deniyor. Şu diyalog:
"-Hani bana en çok kentin içinde mi yoksa dışında mı yaşamak istediğimi sormuştun?
+Sen de demiştin ki...
-Ben de demiştim ki kentin hem içinde hem dışında yaşamak isterim.
...
-Haklıydın da. Ben gerçekten nerötikim. Ne kentin içinde, ne de dışında yerleşebilirim."

Hale Işık adlı ressamın soldaki resmi zihnimde canlandı önce.
      İki kişinin tebeşirle kendini içeri alacak şekilde çizdikleri çember, hapsolmanın bir göstergesiydi ve çocuklar bunu tebeşirle yapıyorlardı. Tebeşir, çocukluklarının saf simgesiyken oyun mahiyetinde çizdikleri -kesinlikle oyun olmayan- çember, küçük yaşta zihne salıverilen kötücül düşüncelerdir. Çemberin içindeki çocuk motifi ise, o oluşumdan çıkmaya izin verilmeyen düşünceleri temsil ediyor. Çemberi çocuk çizdiğine göre, çocuğun kendi benliğine yaptığı bir kıstırılmışlık olarak da düşünebiliriz. Öyle olmadığını ise resmin sağ tarafına baktığımızda anlarız. Sağ taraftaki iki yetişkin kafası da bireyin, çocukluktan başlayarak iradesini -çemberin dışına çıkmasını- kontrol altında bulundurmak isteyen aile bireylerini temsil ediyor.
        
             Benim aklıma bu resmin gelmesi ise yukarıdaki diyalog nedeniyleydi. Sylvia'nın bıkkınlığı öyle çok seziliyor ki, ne içte ne dışta olmak istemesi onun paradoksudur. Çevrelenmiş zihni, onu içeride olmaktan da dışarıda olmaktan da alıkoyar ve onun bu ikilemi zihnin bulanıklığı olarak karşısına çıkar. Bana kalırsa bu kendiyle uzlaşamama durumu, çemberin içinde kaybolmaktan yeğdir. Ben, "ne kentin içinde, ne kentin dışında" deyişini ülkesizlik, kimliksizlik kavramlarının içinde yedirdiğimdeyse, bu yeğ olma durumu daha çok anlam kazanıyor. Bu, hiçbir yere ait olmamak, kendine ait olmak düşüncesiydi. O zaman buna, Sylvia'nın kafa bulanıklığı diyemeyiz. Sylivia Plath iki hali de red eden bir yazardır. Ben bunu kimliksizlik ve özgür düşünce olarak görmek istediysem bile Sylvia Plath'in hayatına baktığımızda çemberin paradoksu onu bu hayatın dışına çıkmasına neden olmuştur. Şunu sorabilir miyiz o zaman: intihar da bir kimliksizlik miydi? 
          
        Ya içindesin bu çemberin, ya dışında dizeleri ise tam tersi bir noktaya doğru gider. Bu sözlere göre, insan ya tümden içeride ya da tümden dışarıda olmalıdır. Kendinin içeride, kafanın dışarıda olma hali mutsuzluğa neden oluyordur. 
         
          Çemberin olması Hale'nin resminde olumsuzluktu. Yeni Türkü'nün sözlerinde ise çemberdeki kişinin çemberin içinde olması ama aklının dışarıda olması olumsuzluktu. Bana kalırsa bu sınırlandırmışlığı -çemberi- hepten ordadan kaldırırsak ne resimdeki baskıcılığa boyun eğmiş oluruz ne de şarkıdaki gibi mutsuz oluruz. Çemberin kalkması belki Sylvia Plath'in de paradoksuna neden olmayacak ve o, bu dünyada özgür olmayı deneyecekti.