Ağzımı açmıyorum. Dişlerimin yamrı yumruluğu yüzümü yamultuyor. Suzan,
banyoda yüzüne su çarptıktan sonra aynadaki suretine uzun süre baktı. Yüzüm
yamulunca münasebet kurduğum insanların gözleri hem yüzüme, hem dişlerime
kenetleniyor. Ağzımı açmayınca konuşmuyorum da. Bana hep "Sus, sen
anlamazsın," dendi. Bazen gün vakti dışarı çıkıp aylaklaştığım anlarda,
gece eve gelene kadar hiç konuşmadığımı ansıyorum. Bu seferler de ağzımı aynaya
açıyorum. Çürüklerime bakıyorum. İki gri, habis dolgu parçasına da bakıyorum.
Dolgu yapmak için nasıl oymuşlardı? İçimi içimi. Gülerken onlar da gözüküyor.
Ağzımı kapatarak gülüyorum bu sefer. İçime içime. Suzan düşünürken aynaya
ağzını açmıştı. Küçük dilimi de görmeye çalışıyorum. Yutmuş muyum, onu anlamaya
çalışıyorum. Şükür ki yutmamışım. Ağzımdaki kelimeleri kolumu dirseğime kadar
sokup fışkırtıyorum. Dişlerim neden mi yamuk? Tırnaklarımı yiyorum. Kıtır
kıtır. Öylesine kemiriyorum ki kan fışkırıyor. Kelime gibi. "Yeme şu pis
ellerini!" Çat! İnerdi ele bir tokat.
Suzan banyodan yüzü ıslak çıktı. Elindeki havluyla yüzünü sildi. Aslında yüzünü hissetti. Aklında düşünceleriyle tam salonun ortasına, tavandan sarkan ampulün hizasına doğru masadan bir sandalye çekti. Sandalye, zemin üzerinde gelirken o iğrenç sesi çıkarttı: tar, tar, tar. Havlu elindeydi.
Suzan banyodan yüzü ıslak çıktı. Elindeki havluyla yüzünü sildi. Aslında yüzünü hissetti. Aklında düşünceleriyle tam salonun ortasına, tavandan sarkan ampulün hizasına doğru masadan bir sandalye çekti. Sandalye, zemin üzerinde gelirken o iğrenç sesi çıkarttı: tar, tar, tar. Havlu elindeydi.
"Maneviyatını
kaybetmişsin sen, sulanmışsın iyice." İftar sofrasında ezan okunmadan
çorbadan bir kaşık aldı diye babası bu sözleri söylemişti. Böyle sözlere maruz
kalmamı yadırgıyorum. Ben istemiştim çünkü. Ben on yaşımdayken Kuran kursuna
gitmek istemiştim. Ben de el ele tutuşup ilkokul arkadaşımla camiye yokuş aşağı
inmek istemiştim. Şimdiyse en tepedeyim. "Seni gönderemeyiz, okuma yazmayı
bile zor söktün." Altında ezilmişti. Bize namaz sureleri küçük yaşta
öğretilirdi. Ben gidemedim. Bildiğim tek bir sure: İhlas. Gizli gizli namaz
kılardım. Yatardım İhlas, kalkardım İhlas, ellerim göğsümde İhlas. Gizliydi
çünkü; tek bir sure ile kılınmazmış, günahmış. Şimdi diyorum ki, küçükken
yaptığım bu şeyler bir taklitten ibaret değil de neydi? Şimdi ezan okunurken
bile müziği kapatmıyorum. "Sulanmışsın." Kuran kursuna
gönderseymişsiniz!
Suzan sandalyeye çıktı. Elindeki havluyla tavandaki ampulün tozunu alacaktı. Küçükken ev işi de yapmayı çok isterdi. "Beceremezsin sen, kırarsın, dökersin." Ufak tefek olduğundan yaptırmazlardı ona. Şimdi onun acısı da hala içinde. Ben de bulaşıkları yıkayayım istedim. Ellerim buruşsun, çamaşır sulaşsın, tırnaklarım uzasın istedim. Su tırnak uzatır. Ona da bir engel koydular. Beceremezmişim. Şimdi kısacık tırnaklarım, kan içinde tırnaklarım. Cam silemediğimden dişlerim yamuk. Her şey bir zincirleme kaza. Zaten Suzan, ampulün tozunu "Neden bana yardım etmiyorsun?" sözleri için almaya yeltenmişti. Eskiden beceremezsin dedikleri şeyi, şimdi kendi yapmak istemiyordu. Sandalyeye çıktı, elindeki havluyu sandalyeye attı. Beceremeyecek, ampulü kıracaktı. Duydaki ampulü yavaş yavaş gevşetti. Tam ucunda bıraktı. O an prizin yanmasını ve kuş gibi uçma niyetini hissetti. Tıpkı bazı geceler su bardağını kırıp bardağın camıyla bileğini parçalamanın uçuşu gibi bir duyguydu. Uçmak, pervaz etmek istiyordu.
Suzan sandalyeden yavaşça inerken ampul yerinde sallanıyordu. Adımları usuldu bu yüzden. Kapının olduğu yere yanaştı. Eskiden yapardı bunu: ayaklarıyla pervazdan destek alarak kendini yukarı hoplatırdı. Tutundum! Bir ileri, bir geri, bir ileri, bir geri... Kapı salıncak işlevini yerine getirirken Suzan'ın keyfine diyecek yoktur. Hep bir "Düşersin!" sözü bu eğlenceye kesinti yapıyordu. O şekilde durmasını istemezlerdi. Onlar hiçbir şey istemediler. Benim yapmak istediklerimi satırladılar. "Düşersin!" Şimdi, kapının pervazına asılmış iki kolum bedenimi tartıyor. Ayaklarım aşağıya doğru sarkmış, ben yukarıdayım. Ellerim ampul tozu. Suzan'ın kafası sol kolunun arkasındaydı. Bu şekilde İsa gibi duruyordu. Ne zamandır unutmuşum böyle salınmayı. İntihar provası gibiydi. İsa olmuştum ben eskiye inat. Kuran kursuna gidemememi işte bu şekilde taraf değiştirerek duyumsuyordum. Birazdan ampul yere düşecek. Suzan hareketlerinin yavaşlığını bu kez ani ve sert hareketler yaparak değiştirdi. Benim ellerim kanayacak. Kimse aklımın içine girmedi. Bedeni kollarına ağır geldi. Bu akıl benim. Sulanmadım. Eskisi gibi bir ileri, bir geri sallanmaya başladı. Yoğruldum ben. Sulanan silinir.
Ben susmadım. Bir ileri, bir geri, bir ileri, bir geri. Suzan’ın hareketleri o kadar sertti ki, gören pervazdayken nasıl bu şekilde salındığını düşünebilirdi. O kadar. Sert. Her taraf rüzgâr oldu. Suzan uçuyordu, uçuyor. Zevkten ölüyordu. Sonra yavaşladı. Ağır ağır salınmasını durdurdu. Gözlerini kapattı. Tam kapatmıştı ki sonunda ampul düştü. Her taraf cam kırığı. Suzan gözlerini açtı. Ağzını aça aça güldü. Dolguları sırıttı.
Suzan sandalyeye çıktı. Elindeki havluyla tavandaki ampulün tozunu alacaktı. Küçükken ev işi de yapmayı çok isterdi. "Beceremezsin sen, kırarsın, dökersin." Ufak tefek olduğundan yaptırmazlardı ona. Şimdi onun acısı da hala içinde. Ben de bulaşıkları yıkayayım istedim. Ellerim buruşsun, çamaşır sulaşsın, tırnaklarım uzasın istedim. Su tırnak uzatır. Ona da bir engel koydular. Beceremezmişim. Şimdi kısacık tırnaklarım, kan içinde tırnaklarım. Cam silemediğimden dişlerim yamuk. Her şey bir zincirleme kaza. Zaten Suzan, ampulün tozunu "Neden bana yardım etmiyorsun?" sözleri için almaya yeltenmişti. Eskiden beceremezsin dedikleri şeyi, şimdi kendi yapmak istemiyordu. Sandalyeye çıktı, elindeki havluyu sandalyeye attı. Beceremeyecek, ampulü kıracaktı. Duydaki ampulü yavaş yavaş gevşetti. Tam ucunda bıraktı. O an prizin yanmasını ve kuş gibi uçma niyetini hissetti. Tıpkı bazı geceler su bardağını kırıp bardağın camıyla bileğini parçalamanın uçuşu gibi bir duyguydu. Uçmak, pervaz etmek istiyordu.
Suzan sandalyeden yavaşça inerken ampul yerinde sallanıyordu. Adımları usuldu bu yüzden. Kapının olduğu yere yanaştı. Eskiden yapardı bunu: ayaklarıyla pervazdan destek alarak kendini yukarı hoplatırdı. Tutundum! Bir ileri, bir geri, bir ileri, bir geri... Kapı salıncak işlevini yerine getirirken Suzan'ın keyfine diyecek yoktur. Hep bir "Düşersin!" sözü bu eğlenceye kesinti yapıyordu. O şekilde durmasını istemezlerdi. Onlar hiçbir şey istemediler. Benim yapmak istediklerimi satırladılar. "Düşersin!" Şimdi, kapının pervazına asılmış iki kolum bedenimi tartıyor. Ayaklarım aşağıya doğru sarkmış, ben yukarıdayım. Ellerim ampul tozu. Suzan'ın kafası sol kolunun arkasındaydı. Bu şekilde İsa gibi duruyordu. Ne zamandır unutmuşum böyle salınmayı. İntihar provası gibiydi. İsa olmuştum ben eskiye inat. Kuran kursuna gidemememi işte bu şekilde taraf değiştirerek duyumsuyordum. Birazdan ampul yere düşecek. Suzan hareketlerinin yavaşlığını bu kez ani ve sert hareketler yaparak değiştirdi. Benim ellerim kanayacak. Kimse aklımın içine girmedi. Bedeni kollarına ağır geldi. Bu akıl benim. Sulanmadım. Eskisi gibi bir ileri, bir geri sallanmaya başladı. Yoğruldum ben. Sulanan silinir.
Ben susmadım. Bir ileri, bir geri, bir ileri, bir geri. Suzan’ın hareketleri o kadar sertti ki, gören pervazdayken nasıl bu şekilde salındığını düşünebilirdi. O kadar. Sert. Her taraf rüzgâr oldu. Suzan uçuyordu, uçuyor. Zevkten ölüyordu. Sonra yavaşladı. Ağır ağır salınmasını durdurdu. Gözlerini kapattı. Tam kapatmıştı ki sonunda ampul düştü. Her taraf cam kırığı. Suzan gözlerini açtı. Ağzını aça aça güldü. Dolguları sırıttı.
"İşte. Pervaz ettim."
İzafi Dergisi Haziran-Temmuz 2012 (sayı 6)
İzafi Dergisi Haziran-Temmuz 2012 (sayı 6)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder