I.
Leylâ
Erbil’in Vapur öyküsüyle karşılaştığımda tarih 2012’ydi. O zaman zarfından beri
vapuru düşünüyorum. Leylâ Erbil, Gecede adlı öykü kitabını Vapur öyküsüyle
açar. Bu bir vapurun kaçış öyküsüdür.
Yani bizim.
II.
Vapur kaçmıştır, baba ölmüştür ve hepimiz
susturulmuşuzdur. Konumuz vapursuzluk. Hulki Aktunç’un Büyük Argo Sözlüğü’ne
göre “vapur” kelimesi, çok sarhoş kimse anlamındadır. Burada
Murat Uyurkulak’ın Tol romanından bir bölüm şöyledir: “Hayat bana kıyak yapacak mısın? Devrim meyinden bana da sunacak mısın?
Etime ziyadesiyle yapışan acıların köküne kibrit suyu. Yaşlı sayılır mıyım
artık bunu söyledikten kelli?” Bizim vapurumuzun da devrim
meyinden içtiği aşikârdır. Bütün bunların cevabı için Nisan 2013’te denize
doğru yola çıktım. Bir vapur arıyordum. Leylâ Erbil’in Vapur’unu.
Önce
vapurun kaçtığı yerden başladım: Beşiktaş, Barbaros Hayrettin Paşa
İskelesi’nden. Öyküye göre vapur, Üsküdar
burnuna gelip vaktiyle padişahın ilk biniş yeri olan Şemsipaşa Sarayı’na,
Beylerbeyi’ne gelip İmparator Konstantinos’un diktirdiği haç yüzünden Istavroz
denilen yerine, Sıra Yalılar’a, Nakkaş Burnu’na, eskiden Yahudi Rum,
Ermenilerin, şimdi Müslümanların çok olduğu Kuzguncuk’a, Kuleli okulunun
açıklarında 3. Selimin emriyle 1790’da idam edilen Nazif’in yalısına, 4. Murat
zamanında yedi gece kandil yakıldığı için Kandilli denilen Kandilli’ye, Küçüksu
Mezarlığı’nda Recaizade Mahmut Ekrem’e, Beyazıt’ın yaptırdığı Anadoluhisarı’na
gelir ve Beykoz’a doğru yol alır. Bu, onun hikâyesiydi ve ben o hikâyenin içine
dâhil oldum. Bunu yaparken bütün bir sahil şeridini gezdiğim halde Nazif’in
yalısını bulamadım, çünkü her yeni gelen her şeye kendi adını veriyor ama
bilinmeyen şey şu: “yerlisi yok
buraların,,, yerlisi yok hiçbir yerin,,, asıl yerlisi toprağın altındakiler
üsttekiler yabancısı,,, asıl yerli olanlar asıl yerli olanlardan da daha alt
katmanda yatanlar,,, daha da yerli olanlar onların da altında yatanlar,,,” (Leylâ Erbil/ Kalan)
III.
Vapurumuzun otobiyografisi
Vapurumuzun otobiyografisi
Bahsi
geçen öykü, “Vapurun iskeleden kalkışını
gören olmadı.” diye başlar. Ana karakterimiz vapur, iskelesinden kaptanı
olmaksızın kaçar.
Onun
yolculuğu, otoriteye güvenmeme yolculuğudur, ama resmî tarih bu vapuru yok
sayar. Şirket-i Hayriye’de öyle bir vapur olmadığını buyurur. Böylece özgürlükle
simgeleşmiş vapur, kayıtlara geçmez ve görmezlikten gelinir. Fakat Beşiktaş
halkının kıyılara birikip özgürlük mücadelesi veren, vermek isteyen vapurun an
be an tanıklığını yapması hafızaların içindedir. Halkın ilk defa bir şeylere
inanmak, herkesi inandırmak istemesine yol açan vapurun kaçışıdır. Geçmişin
gerçek yüzü öyküde vapurla simgeleşmiştir bir bakıma.
Vapurumuzun
çığlığı
Vapur
kaçtıktan sonra bütün bir sahil şeridini dolaşır. Gezerken çığlık çığlığadır. Bu isyan,
toprağın altında ve üstünde olan bütün bir tarihi uyandırmaya çalışmasıyla
ilgilidir. Leylâ Erbil’in Eski Sevgili öyküsünde dediği gibi: “Hırsı, dünyanın istediği biçimde
değişmesine engel olanlara karşı bilediği bir hınçtı.” Vapurunsa adeta şöyle
bağırdığını hissedersiniz:
“Ey
Kadırga! Zindankapı! Baba Cafer! Unkapanı! Ahırkapı Feneri! Langa! Çingeneler!
Kürtler! Dönmeler! Gürcüler! Lazlar! Çerkezler! Tatarlar! Arnavutlar ey!” Şöyle
devam eder: ”Kalkın geri alın ey…
kurukafalar kalkın ey! … Kalkın hep birlik olun geri alın ey!... Hey kendinize
gelin, doğrulun, geri alın ey!” Şuraya bir: “HER YER TAKSİM, HER YER DİRENİŞ”
lütfen.
Walter Benjamin,
Pasajlar’ında Tarih Kavramı Üzerine adlı bölümde şöyle demiştir: “Geçmiş, kendisini kurtuluşa yönelten
gizli bir dizini de beraberinde taşır. Zaten bizden öncekilerin içinde
yaşadıkları havadan hafif bir esintiyi biz de duyumsamaz mıyız? Kulak
verdiğimiz sesler içersinde, artık susmuş olanların yankısı yok mudur?”
Leylâ Erbil’in de geçmişe haykırışıdır bu; şimdiki durumdan memnun
olmayışının göstergesiyse geri çağırmasıdır. Bu geri çağırış, adeta bir bildiri
gibidir. Ona göre toprağın üstündekiler katman katman değişmiş, hep
değişecektir. Ve kurtuluşa ermemiş bir insanlık için geçmiş her ânıyla alıntılanamaz.
Geçmişin alıntılanılamaması da gerçeği değil toprağın üstündekilerin kendi
resmi tarihini oluşturur. Buna göre ezenlerin bir resmî tarihi, ezilenlerinse
geleneği olduğunu söyleyebiliriz.
Vapurumuzun Kaçışı
Vapurun
giderkenki son haykırışı, halkın coşkusuna karışmıştır. Halk da ne olduğunu
bilmese de sevinç naraları atıyordur. Kahraman vapura inanılmış, güvenilmişti
ve artık halk birlik olmuştur. Bu coşku bir devrim gecesi gibidir. Hep birden
tek bir ezgiyle bir müziğe katılmalarıysa önemlidir; işte birlik olmaları
burada hissedilir. Bu ezginin Johann Sebastian Bach’ın
Magnificat’ından esinlenildiği de öyküde ayrıca belirtilmiştir. Magnificat,
Meryem Ana kantiği demektir. Kantik, büyük bir lütuf için tanrıya şükranlarını
dile getiren şiirdir. Bir nevi ilahi gibidir. Bu sayede halk tarafından
söylenen ezginin hem içinde büyük bir din duygusu barındırdığını hem de
kurtuluşa yakarılan bir türkü gibi olduğunu anlarız.
Sonrasında türküleri, ezgileri de sustururlar. Arkalarında kocaman kara
bir geçmiş taşıyanlar yine insanları öldürürler, yıkarlar, yağmalarlar. Bu,
tıpkı ülkedeki tüm totaliter uygulamalar, askeri darbeler gibidir. Herkesin
gözü önünde yapılan bütün bu şeyler de vapurdan bilinmiştir. Halk da kendisine
zeval gelmesin diye inanmış, inandırılmıştır. Vapur bütün bir sahil şeridini
gezmeyi bırakmış ve bu sefer gerçekten kaçmıştır.
IV.
Turgut
Uyar, Kayayı Delen İncir kitabındaki Alıntılarla şiirinde şöyle der:
“’Hiç unutmam hiç unutmam hiç
unutmam’/ diyor birisi, yineliyorum/ hiç unutmam hiç unutmam hiç unutmam/ çünkü
hiç unutmam hiç unutmam hiç unutmayın/ insan nasıl direnir başka/ ‘hiç unutma’”
Vapurumuzun Dileği
“İnsanlar nasıl da nankördürler ne çabuk
unuturlar ama beni unutamayacaklar.”
Bir
yerlerden tanıdık gelmiş olması lâzım, çünkü biz deliren insanlarız. Natama
dergisinin üçüncü sayısında Özgür Göreçki, “Zannedersem Tek Eksiğimiz Gezi
Parkı’ydı” yazısında şöyle der: “Ben üzüntüden kendimi vapur zannediyorum.”
Bunu okuduğumda yüzümün aldığı şekli herhalde tahmin edebilirsiniz. İşte,
herkesin vapurlaştığı ve bir o kadar da vapursuzluğumuz tam da burasıydı.
Çünkü, vapurumuzun kaçışıyla vapursuz kaldık.
Fotoğraflarda
vapuru aradığım geziyi göreceksiniz. Şunu söyleyebilirim: Vapur’u bulamadım ama
unutmadım da. Öyleyse hepimiz vapuruz diyelim mi? Geri alın ey!


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder