4 Temmuz 2017 Salı

Bir Vapur Arıyorum, Leylâ Erbil'in Vapur'unu

I.
           Leylâ Erbil’in Vapur öyküsüyle karşılaştığımda tarih 2012’ydi. O zaman zarfından beri vapuru düşünüyorum. Leylâ Erbil, Gecede adlı öykü kitabını Vapur öyküsüyle açar.  Bu bir vapurun kaçış öyküsüdür. Yani bizim.

II.
          Vapur kaçmıştır, baba ölmüştür ve hepimiz susturulmuşuzdur. Konumuz vapursuzluk. Hulki Aktunç’un Büyük Argo Sözlüğü’ne göre “vapur” kelimesi, çok sarhoş kimse anlamındadır. Burada Murat Uyurkulak’ın Tol romanından bir bölüm şöyledir: “Hayat bana kıyak yapacak mısın? Devrim meyinden bana da sunacak mısın? Etime ziyadesiyle yapışan acıların köküne kibrit suyu. Yaşlı sayılır mıyım artık bunu söyledikten kelli?” Bizim vapurumuzun da devrim meyinden içtiği aşikârdır. Bütün bunların cevabı için Nisan 2013’te denize doğru yola çıktım. Bir vapur arıyordum. Leylâ Erbil’in Vapur’unu.
            Önce vapurun kaçtığı yerden başladım: Beşiktaş, Barbaros Hayrettin Paşa İskelesi’nden.  Öyküye göre vapur, Üsküdar burnuna gelip vaktiyle padişahın ilk biniş yeri olan Şemsipaşa Sarayı’na, Beylerbeyi’ne gelip İmparator Konstantinos’un diktirdiği haç yüzünden Istavroz denilen yerine, Sıra Yalılar’a, Nakkaş Burnu’na, eskiden Yahudi Rum, Ermenilerin, şimdi Müslümanların çok olduğu Kuzguncuk’a, Kuleli okulunun açıklarında 3. Selimin emriyle 1790’da idam edilen Nazif’in yalısına, 4. Murat zamanında yedi gece kandil yakıldığı için Kandilli denilen Kandilli’ye, Küçüksu Mezarlığı’nda Recaizade Mahmut Ekrem’e, Beyazıt’ın yaptırdığı Anadoluhisarı’na gelir ve Beykoz’a doğru yol alır. Bu, onun hikâyesiydi ve ben o hikâyenin içine dâhil oldum. Bunu yaparken bütün bir sahil şeridini gezdiğim halde Nazif’in yalısını bulamadım, çünkü her yeni gelen her şeye kendi adını veriyor ama bilinmeyen şey şu: “yerlisi yok buraların,,, yerlisi yok hiçbir yerin,,, asıl yerlisi toprağın altındakiler üsttekiler yabancısı,,, asıl yerli olanlar asıl yerli olanlardan da daha alt katmanda yatanlar,,, daha da yerli olanlar onların da altında yatanlar,,,” (Leylâ Erbil/ Kalan)

III.
Vapurumuzun otobiyografisi
          Bahsi geçen öykü, “Vapurun iskeleden kalkışını gören olmadı.” diye başlar. Ana karakterimiz vapur, iskelesinden kaptanı olmaksızın kaçar.
           Onun yolculuğu, otoriteye güvenmeme yolculuğudur, ama resmî tarih bu vapuru yok sayar. Şirket-i Hayriye’de öyle bir vapur olmadığını buyurur. Böylece özgürlükle simgeleşmiş vapur, kayıtlara geçmez ve görmezlikten gelinir. Fakat Beşiktaş halkının kıyılara birikip özgürlük mücadelesi veren, vermek isteyen vapurun an be an tanıklığını yapması hafızaların içindedir. Halkın ilk defa bir şeylere inanmak, herkesi inandırmak istemesine yol açan vapurun kaçışıdır. Geçmişin gerçek yüzü öyküde vapurla simgeleşmiştir bir bakıma.
  
Vapurumuzun çığlığı
             Vapur kaçtıktan sonra bütün bir sahil şeridini dolaşır.  Gezerken çığlık çığlığadır. Bu isyan, toprağın altında ve üstünde olan bütün bir tarihi uyandırmaya çalışmasıyla ilgilidir. Leylâ Erbil’in Eski Sevgili öyküsünde dediği gibi: “Hırsı, dünyanın istediği biçimde değişmesine engel olanlara karşı bilediği bir hınçtı.” Vapurunsa adeta şöyle bağırdığını hissedersiniz:
“Ey Kadırga! Zindankapı! Baba Cafer! Unkapanı! Ahırkapı Feneri! Langa! Çingeneler! Kürtler! Dönmeler! Gürcüler! Lazlar! Çerkezler! Tatarlar! Arnavutlar ey!” Şöyle devam eder: ”Kalkın geri alın ey… kurukafalar kalkın ey! … Kalkın hep birlik olun geri alın ey!... Hey kendinize gelin, doğrulun, geri alın ey!”  Şuraya bir: “HER YER TAKSİM, HER YER DİRENİŞ” lütfen.
              Walter Benjamin, Pasajlar’ında Tarih Kavramı Üzerine adlı bölümde şöyle demiştir: “Geçmiş, kendisini kurtuluşa yönelten gizli bir dizini de beraberinde taşır. Zaten bizden öncekilerin içinde yaşadıkları havadan hafif bir esintiyi biz de duyumsamaz mıyız? Kulak verdiğimiz sesler içersinde, artık susmuş olanların yankısı yok mudur?”
             Leylâ Erbil’in de geçmişe haykırışıdır bu; şimdiki durumdan memnun olmayışının göstergesiyse geri çağırmasıdır. Bu geri çağırış, adeta bir bildiri gibidir. Ona göre toprağın üstündekiler katman katman değişmiş, hep değişecektir. Ve kurtuluşa ermemiş bir insanlık için geçmiş her ânıyla alıntılanamaz. Geçmişin alıntılanılamaması da gerçeği değil toprağın üstündekilerin kendi resmi tarihini oluşturur. Buna göre ezenlerin bir resmî tarihi, ezilenlerinse geleneği olduğunu söyleyebiliriz.

Vapurumuzun Kaçışı
              
               Vapurun giderkenki son haykırışı, halkın coşkusuna karışmıştır. Halk da ne olduğunu bilmese de sevinç naraları atıyordur. Kahraman vapura inanılmış, güvenilmişti ve artık halk birlik olmuştur. Bu coşku bir devrim gecesi gibidir. Hep birden tek bir ezgiyle bir müziğe katılmalarıysa önemlidir; işte birlik olmaları burada hissedilir. Bu ezginin Johann Sebastian Bach’ın Magnificat’ından esinlenildiği de öyküde ayrıca belirtilmiştir. Magnificat, Meryem Ana kantiği demektir. Kantik, büyük bir lütuf için tanrıya şükranlarını dile getiren şiirdir. Bir nevi ilahi gibidir. Bu sayede halk tarafından söylenen ezginin hem içinde büyük bir din duygusu barındırdığını hem de kurtuluşa yakarılan bir türkü gibi olduğunu anlarız.
                Sonrasında türküleri, ezgileri de sustururlar. Arkalarında kocaman kara bir geçmiş taşıyanlar yine insanları öldürürler, yıkarlar, yağmalarlar. Bu, tıpkı ülkedeki tüm totaliter uygulamalar, askeri darbeler gibidir. Herkesin gözü önünde yapılan bütün bu şeyler de vapurdan bilinmiştir. Halk da kendisine zeval gelmesin diye inanmış, inandırılmıştır. Vapur bütün bir sahil şeridini gezmeyi bırakmış ve bu sefer gerçekten kaçmıştır.
IV.
Turgut Uyar, Kayayı Delen İncir kitabındaki Alıntılarla şiirinde şöyle der:
          “’Hiç unutmam hiç unutmam hiç unutmam’/ diyor birisi, yineliyorum/ hiç unutmam hiç unutmam hiç unutmam/ çünkü hiç unutmam hiç unutmam hiç unutmayın/ insan nasıl direnir başka/ ‘hiç unutma’”

Vapurumuzun Dileği
              “İnsanlar nasıl da nankördürler ne çabuk unuturlar ama beni unutamayacaklar.”
               Bir yerlerden tanıdık gelmiş olması lâzım, çünkü biz deliren insanlarız. Natama dergisinin üçüncü sayısında Özgür Göreçki, “Zannedersem Tek Eksiğimiz Gezi Parkı’ydı” yazısında şöyle der: “Ben üzüntüden kendimi vapur zannediyorum.” Bunu okuduğumda yüzümün aldığı şekli herhalde tahmin edebilirsiniz. İşte, herkesin vapurlaştığı ve bir o kadar da vapursuzluğumuz tam da burasıydı. Çünkü, vapurumuzun kaçışıyla vapursuz kaldık.
             Fotoğraflarda vapuru aradığım geziyi göreceksiniz. Şunu söyleyebilirim: Vapur’u bulamadım ama unutmadım da. Öyleyse hepimiz vapuruz diyelim mi? Geri alın ey!

Natama Hayat Memat Dergisi (Ocak/Şubat/Mart 2016 /13. sayı)












Hiç yorum yok:

Yorum Gönder