4 Temmuz 2017 Salı

Pirinç Katliamı


 “Nasıl yok olur bellek? Neden?
Nedir yok olan, anılar mı bellek mi?
Binlerce yüzyılın hesabını tutan bellek mi
isyan etmiştir?” Leylâ Erbil, Karanlığın Günü



          Şimdi bütün kitaplarda Leylâ adını arıyorum. Ya şuralarda bir yerlerdeydi ya, diye göz gezdiriyorum. Sol taraftaydı hem de, aşağılara doğru diye diye bir hâl oluyorum. Benim göz hafızam yanılmaz diyorum içimden. Bu sefer yanıldı ama o zehir gözler; bulamamanın burulmuşluğunu yaşıyorum. Önce diddiğin etleri atacaksın kızgın yağa, diyor bir ses. Didmek fiilini düşünüyorum. Kelimelere takığım bu aralar.

“Sonra bezelyeleri. Yeşil olmuş bu sefer, haşlamadan yaptın değil mi? Ben oruçluyum sen at ağzına, ağzında yeşil eriyor mu?”

          Kelimeleri didiyorum gözlerimle. L, bu taraftan, E şuraya, ortaya bir Y alalım ve La, Sol, Fa. Annemin yadigârını üstlenmek için biçildim ben. Aynı tadı almak için kavuruyorum pirinci. Üzerine altıya üç oranında su atıyorum. Fokurduyor ortalık. Nasıl bir cümbüş bilemezsin. Aklımda bir şarkı neşeleniyor.

          İçindeki bencil duyguyu savuşturamayan Canan, kısık ateşte pirinç kavuruyordu. Hem de ilk defa. Savuşsun istiyordu kavurarak. Daha hızlı, daha hızlı. Pirinç etrafa saçılana denk. Geçen gün düşünmüştü bunu. Aynı tadı alamayacağının fikri içinde konumlanmış, üzüntüsü içinde patlamıştı. Annemin diye düşünmüştü; tavuk etli, bezelyeli, üzümlü pilavı. Ya bir daha hiç yiyemezsem?

“Üzümler kızgın yağda öyle çok şişecek ki sanki patlayacak gibi olduğunda çek fişi, hemen hemen.”

         Şişti, şişti, şişti. Çekip aldım sonunda pirince katık ettim.

“Öyle olmaz öyle olmaz. İçe doğru karıştıracaksın. Pirinçlerle malzeme iç içe girecek. Eriyecek içinde. Gözükmeyecek.”

          Eline kalemi alır gibi olacaktı her şey. Çiz çiz çiz çiz, diye devam edecekti mesela. Bileğin hiç burkulmayacak. Bütün çizikler çizimin içinde yer bulacak, içerisinde eriyecekler. Erit kalemin lekesini kâğıda yaslayarak. Pilavlaştır kurşun kalemini. İşte aynen böyle. Bütün tavuk etleri, bütün bezelyeler, bütün üzümler pilavlaşmıştı. Canan, tahta kaşığı helmelenmiş pilava doğru götürüp kaşığın ucuna azıcık pilav katıp ağzına yerleştirdi. Götürdü, kattı, yerleştirdi. Tüm fiiller de birbirine girmişti. Kağıdın üzerindeki kurşun kalem, kaşığın içindeki pilav gibiydi bütün kelimeler de. İç içe girmiş. Ve L ve E ve Y ve Laaaa. Görünüyor muydu? Sol tarafta, aşağıda. Konuşmak için ağzımızı açtığımız yerin dibine doğru görüntülenmesi gereken yerde. Göremiyordu.

        Aklımdaki şarkı sesini kesmişken bir melodi tınısı geliyor gerçek hayattan. Balkondan sarkıyorum, gerçekten duydum mu diye. Burada. Bu fakir mahallesinde benim sevdiğim bu şarkının işi ne diye geçiriyorum gövdemden.

“You belong to meeeeee.”

         Aşağıda tavernadan gelen oyuncaklı müzik, vapurun öttürdüğü düdük ve otoyolun içinden gelen onlarca araba sesinin içinden bu tınıyı yakalamam için kulaklarımın iyi işitmesi lazımdı. Bir de az işitiyor derlerdi bana. Serçe parmak o anda girdi sol kulağa. Kir analizinde hiçbir turuncu ize rastlanmamıştı. Canan, daha çok sarktı balkondan ve evet duyuyordu. Üzgün olmanın verdiği bir refleksle bütün duyu organları dile gelmiş olmalı. İç içe giren müziğin içinden çıkardı o sesi. Bütün kuş üzümlerini yiyip bitirmek istedi. Pilav ve bezelye ve tavuk eti umurunda değildi. Şişik kuş üzümleri gelin buraya. Profesyonel bir didikleyici sayıyordu kendini. Daha önce şimdiki gibi tavuk didmemişti belki ama çok şey didmişti. Yemekteki soğanlar, çamaşır makinesindeki beyazlar, ilkokuldaki fasulyeler ve makarnalar, bahçedeki menekşeler, saçındaki kanlı bitler. Çıt.

         Bir de o gün.

         Şimdi kulaklarına çıt tırmanmıyordu. Canan, o gün yerden diddiği kitap sayfalarını ve tabak parçalarını hatırlamıştı. Yere, yere. Birbirine bulanmış biri ağaç biri kum: şimdi de kuş üzümü ve pirinç.

         Ben birincisini, en maddeselini de hiç unutmadım. Kitabın ortadan ikiye, üçe, beşe, altıya… Mesela yerlerden tek tek toplayışımı da hep hatırladım. Selebantlamadım. Harfleri birbirine katamadım. Aklımdan çıkarmadım. Yine de söylemedim. Cananlar söylemezdi.
Kafamı o kalın kitapları içine gömdükçe kafam çalışmaz olmuş güya. Bu ikincisiydi. Ne öğretmişlerdi bana ve insanlık yazmıyor muydu o kalınlıkta? Gene eserekliydi ve o şekerliğin içindeki şeylerle beraber havaya havaya doğru uçtuğunu görmedim ama duydum. Pat. Sonra şekerlerin arasında kalmıştı kalınlıklarım, şekerle bal olmuştu kelimeler ama insanlığı yine de öğretemiyorlardı bana.

“Kapat şimdi kapağı. Altını kıs. Kapağa yansıyan buğuyu göreceksin. Limonu sıkmayı unutmadın değil mi?”

          E, peki ben neyden öğrenmiştim bunca şeyi ve çalışmıyor muydu aklım? Ağacı teker teker topladı ve L ve E ve Y… O gün de aramaya koyulmuştu.
Birincisinde yırtmıştı, ikincisinde yoksun ki dedi.

          Canan hiç mutsuz olmazdı, Cananlar hep kırılmazdı, Cananler hiç bozulmaz, hiç üzülmezdi ve hep içindendi. Unutmaması da, mutsuzluğu da, o yüzden dümdüz görünüyordu, yamuk olmaya çabalasa da görülmüyordu. Cananlur hep gizliden ağlardı ve Cananlör hiç unutmasa da unutmuş gibi yapardı. Çünkü Cananlir hep kalpsizdi. He, bir de cemiyet mikrobuydum Cananlor. Koskoca büyük harflerle yatağımın ucuna kazınmış harflerle ve L ve E ve… Her sabah yüzümü mikroba uyandığım kelimelerle ve cümlelerin cemiyetinin içine içine içine … bakakalıyordum. Ve otobüsteki o küçük sarı çocuk gibi çenem bir raya takılmış çufçuflanıyordu. Tutamamıştı. Heyecanlanıncaydı aslında bu oynama, önce yanaklardan ses tellerine doğru oynaşmıştı. Bu sefer çene açıktı. Aynı o sarı küçüktü. Ben de küçüldüysem çenemin içine doğru, diye düşünmüştü.

“Ver bakalım tabağını.”

         Vazgeçtim kuş üzümlerini yemekten. Kapatın şu müziği. Pirinçleri bit gibi çıtlatmak istiyorum. Ve gördüm, Leylâ’yı.

altKitap Öykü Seçkisi 2014- Junkie Fix

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder