27 Kasım 2011 Pazar

İçeride mi, dışarıda mı?

         Gene Sylvia Plath'ten bir şeyler çağrışım gücümü deniyor. Şu diyalog:
"-Hani bana en çok kentin içinde mi yoksa dışında mı yaşamak istediğimi sormuştun?
+Sen de demiştin ki...
-Ben de demiştim ki kentin hem içinde hem dışında yaşamak isterim.
...
-Haklıydın da. Ben gerçekten nerötikim. Ne kentin içinde, ne de dışında yerleşebilirim."

Hale Işık adlı ressamın soldaki resmi zihnimde canlandı önce.
      İki kişinin tebeşirle kendini içeri alacak şekilde çizdikleri çember, hapsolmanın bir göstergesiydi ve çocuklar bunu tebeşirle yapıyorlardı. Tebeşir, çocukluklarının saf simgesiyken oyun mahiyetinde çizdikleri -kesinlikle oyun olmayan- çember, küçük yaşta zihne salıverilen kötücül düşüncelerdir. Çemberin içindeki çocuk motifi ise, o oluşumdan çıkmaya izin verilmeyen düşünceleri temsil ediyor. Çemberi çocuk çizdiğine göre, çocuğun kendi benliğine yaptığı bir kıstırılmışlık olarak da düşünebiliriz. Öyle olmadığını ise resmin sağ tarafına baktığımızda anlarız. Sağ taraftaki iki yetişkin kafası da bireyin, çocukluktan başlayarak iradesini -çemberin dışına çıkmasını- kontrol altında bulundurmak isteyen aile bireylerini temsil ediyor.
        
             Benim aklıma bu resmin gelmesi ise yukarıdaki diyalog nedeniyleydi. Sylvia'nın bıkkınlığı öyle çok seziliyor ki, ne içte ne dışta olmak istemesi onun paradoksudur. Çevrelenmiş zihni, onu içeride olmaktan da dışarıda olmaktan da alıkoyar ve onun bu ikilemi zihnin bulanıklığı olarak karşısına çıkar. Bana kalırsa bu kendiyle uzlaşamama durumu, çemberin içinde kaybolmaktan yeğdir. Ben, "ne kentin içinde, ne kentin dışında" deyişini ülkesizlik, kimliksizlik kavramlarının içinde yedirdiğimdeyse, bu yeğ olma durumu daha çok anlam kazanıyor. Bu, hiçbir yere ait olmamak, kendine ait olmak düşüncesiydi. O zaman buna, Sylvia'nın kafa bulanıklığı diyemeyiz. Sylivia Plath iki hali de red eden bir yazardır. Ben bunu kimliksizlik ve özgür düşünce olarak görmek istediysem bile Sylvia Plath'in hayatına baktığımızda çemberin paradoksu onu bu hayatın dışına çıkmasına neden olmuştur. Şunu sorabilir miyiz o zaman: intihar da bir kimliksizlik miydi? 
          
        Ya içindesin bu çemberin, ya dışında dizeleri ise tam tersi bir noktaya doğru gider. Bu sözlere göre, insan ya tümden içeride ya da tümden dışarıda olmalıdır. Kendinin içeride, kafanın dışarıda olma hali mutsuzluğa neden oluyordur. 
         
          Çemberin olması Hale'nin resminde olumsuzluktu. Yeni Türkü'nün sözlerinde ise çemberdeki kişinin çemberin içinde olması ama aklının dışarıda olması olumsuzluktu. Bana kalırsa bu sınırlandırmışlığı -çemberi- hepten ordadan kaldırırsak ne resimdeki baskıcılığa boyun eğmiş oluruz ne de şarkıdaki gibi mutsuz oluruz. Çemberin kalkması belki Sylvia Plath'in de paradoksuna neden olmayacak ve o, bu dünyada özgür olmayı deneyecekti. 

26 Kasım 2011 Cumartesi

Vitrin Mankeninin Uçsuzluğa Yolculuğu




          Sylvia Plath'den bir benzetme ve bendeki çağrışım: Yaşama öykünen pozlara sokulmuş vitrin mankeni: Beyaz Mantolu Adam.

          "Tezgâhtarla birlikle bir süre çevresinde dolaşarak ondan ne yapabileceklerini düşündüler. “Herif de manken gibi duruyor ortada. Eline kumaş topunu verip sattıramam ya!” Bir süre daha çevresinde dönüldü. “Manken,” dedi şişman dükkâncı gene, başka söz bulamadığı için. Bir süre de tezgâhtarla birlikte söylendiler “Manken, manken,” diye ve çok sonra akıl ettiler onu manken olarak kullanmayı. Bir süre de “Canlı manken!” diye bağırdılar sevinçle."

           “Böyle put gibi durmasın,” dedi tezgâhtar. “Güzel bir poz verelim ona.” Gene düşündüler. “Kollarını açalım,” dedi patron. “Vitrini doldursun.” “Yorulur, kollarını oynatıp durur.” Naylon iplerle tavana asmaya karar verdiler sonunda kolları. Bir kolu ileri uzattılar, bağladılar ve ipi vitrinin üstündeki bir çiviye tut¬turdular. Öteki kolu da, duvarda boşalttıkları bir rafa yerleştirdiler."
                  
           Özellikle bu kısım çok ilginçtir. Beyaz mantolu adamın camekanda manken gibi teşhir edilmesi, hayata "tutunamayan" birinin başkaları tarafından pozlandırılmasını anlatır. Yani "Oğuz Atay tutunamasını" bu öyküde de görürüz. Eğer yaşamın kendisi olamazsak başkalarını ittirmecelerine maruz kalırız. Böylece pozlandırılmaya çalışılan bu yüzden de kendimiz olamayan, düşünemeyen veya düşündürttürülen, insanlara döneriz. Onun camekan mankenliğini, kuklalaşmasını, yaşamı taklit etme çabası olarak nitelendirirsek öykünün sonundaki denize doğru gidiş bir teslimiyet -kendi olmak- olabilirdi. Bir sempozyumda ise, kollarının iki yana asılmasının İsa'nın çarmıha gerilişine benzetildiği söylenmişti. İsa olmasına irade dışı dersek - bir pozlandırılma vardı- oradan ayrıldıktan sonra denize yönelmesine kendiliğinden bir seçiş deriz. Deniz de orada bir imge olarak karşımıza çıkar. 
         Şöyle diyebilir miyiz: Beyaz Mantolu Adam kendi uçsuzluğunu yakalamaya gidiyordu.

Tezer Özlü'de Sylvia Plath Semptomları veya Uydurmacalar

             Bir yazarı bir diğer yazara benzetmek bizde ucu açık bir tren yolculuğuna benzer. Bu benzerliğe tren demek bile o trene toslamak niyetini de belli eder. Bazen içten gelen bir kaynaştırma çabası vardır. Ne olur sevdiğim yazarları birbirine mâl etmek istersem. İç içe geçirme işleminde ise çelişkiler, öyle olsunculuklar ve toslamalar vardır. O yüzden başlığım "veya uydurmacalar." Ucu açık uydurmacalar yapmakta fayda var. 
                 

                 Sylvia Plath der ki, "Belki de gerçekten çocuk doğurduktan sonra insanın beyni yıkanmış gibi oluyor ve ondan sonra özel bir totaliter devletin kölesi gibi duyuları körlenerek yaşayıp gidiyordu."
                  

                  O yüzden de artık yazamıyordu. Hep düşündüğüm bir şeydir bu. Erkek yazarların neden kadın yazarlara göre daha çok olduğuna 'uydurmaca' bir kanıt belki de. Köleleşmiş ev kadını, çocuklarına ve Sylvia Plath'in dediği gibi 'özel totaliter devlete' kendini bağlarken baş parmağı ve işaret parmağındaki kalemini de bağlıyordu. Bilge Karasu, kendimlik burada, söylediğimde, yazdığımda, yaptığımda derken işte bunu kastediyordu. Beceremediğimiz belki de buydu. İkili ilişkileri tekleştirmek, bireyselliği yoketmek de bir nevi zihninin, hayallerinin yok olması demek. Bu da uyduruk bir söylenceyle, yazamamayı körüklemekte diyebiliriz. 
                 

                  Tezer Özlü de Leylâ Erbil'e yazdığı mektupta şöyle der, "Bizler belki de kendi kendilerine yaşaması gereken ama belki de toplumumuzun buna elvermediği için evlilik yapan kadınlarız."
                  

                 Bunlar da daha sosyal bir bakışla, yaşadığı ülke paralelinde yazılan cümlelerdi. İkisi arasındaki benzerlik yine kendi olamamak kavramı. Şu sıra Türkiye sinemasında da bu kavramın çokça konusu geçiyor. Çoğunluk, Kavşak, Gişe Memuru filmlerini bunlara birer örnek olarak gösterebiliriz. 
                 

                 Sol yanımdaki kitaplığımda yan yana durması gereken kitaplara bir yenisi daha eklenmiş oldu: Tezer Özlü ve Sylvia Plath. Onların fotoğraflarını bile birbirlerine güldürdüm. Bir süre sonra aralarına Nilgün Marmara ve Virginia Woolf da katılabilir. Uydurmacalar silsilesi: Ve belki de ben.

13 Kasım 2011 Pazar

Devrimci Prometheus ve Uyurkulak!


     "İnsan nedir? İnsan olmaya ne zaman başladı? diye soruldu mu, günümüzün düşünürleri hep bir ağızdan ve sözleşmiş gibi: insan başkaldıran yaratıktır, derler. İnsan doğanın ya da geleneğin kurulu düzenine karşı ayaklandığı an insan olmuştur, insanlığı da hep yeni baştan başkaldırdıkça sürdürebilir, derler.
...
       Tek ülkümüz iinsan olmak. Bu ülkü uğruna göze almayacağımız çaba, katlanamayacağımız cefa yoktur. Bu ülkünün ilk temsilcisi: Prometheus'tur."

       Yazmaya başlama çabamda ilk yolu bana Prometheus göstersin istedim. Daha yeni okuduğum kitabın kahramanı Prometheus beni hayli etkilemişti. Kitaplarım üstüstedir benim, yan yanadır, öbek halindedir. O kitapların içinde bazen okumayı çok da önemsemediğin kitaplar barınır. Orada öylece durur. Belki aylar, belki yıllar geçer. Sen kitaba, kitap sana yabancılaşır. Bir süre sonra eline geçtiğinde kütüphanemde böyle de bir kitap varmış diye ürkersin, çekinirsin. Bazen önemli olan dış kapağıdır. Kapağını sevemediğin kitap senin içinden geçemez, benimseyemezsin. Benimsemek. Benim diyebilmek. Esas olan şu ki, eğer o kitabı sen almamışsan, bir şekilde ya annenden ya babandan belki de abinden kalma bir kitabın varsa o kitabı gözün görmez olur. Gelelim benim hikâyeme. Zincire Vurulmuş Prometheus'un kapağında bir kartal var. Ürkütücü gözleriyle ağzı açıık bir şekilde kitabın dış görüntüsüne düşmüş. Abimin bir arkadaşını kitabı yıllardır benim kitaplığımda duruyordu. Biliyordum bir gün okunacaktı ama şu an aramız soğuktu. Ben nereden bilebilirdim benim bam telime dokunacağını. Bir gün okumam gerekti ve aramız ısındı, ateş aldı. Çünkü ateş insanlıktaydı.
       Kitap, Zeus'un büyüklüğünün artık eziyet halini aldığını düşünen Prometheus'un Zeus'un en önemli silahı olan ateşi insanlara vermesiyle başlar. Ateş, Zeus için bilgiyi temsil eder. Eğer o bilgi insanın eline geçerse tanrılarla insanlar arasındaki uçurum kapanmış olacaktır. En önemli şey isyan. Prometheus işte bunu temsil ediyordu. Uçurumu yakınlaştırması onun zincire vurulup dağ başında kartallara yem olmasına mal olsa bile yaptığından hiç pişman değildi. Benim gözümde devrimci sıfatını işte bu yüzden almıştı. Hemen şu aklıma geldi. O dönemin başkaldırı sembollerinden olan Deniz Gezmiş yazdığı son mektupta şöyle der: "Son anda yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir, seni, annemi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşiyle kucaklarım."
       İşte Prometheus bu yüzden devrimcidir ve bu yüzden artık o kitap baş ucumda Tol kitabının hemen yanında duracaktır. Bugün öğrendiğim şeye göre de Murat Uyurkulak Tüyap kitap fuarına gitmemiş. Konumuzun bununla bir ilgisi var, evet. Tüyap kitap fuarını son yıllarda, bu son yıllar benim düşüncelerimin değiştiği yıllar oluyor, kitap ticaretinin yapıldığı bir yer olarak görmeye başladım. Murat Uyurkulak'ın oraya gidecek olduğunu öğrendiğimde, o ticari mekânda işi olmadığını düşündüm. Kitapları nasıl D&R zihniyetiyle benimsemeyip sahaflarıma koşuyorsam bu da öyle bir his. Çünkü; ateş oralarda, bilgi insanlarda. Uyurkulak benim için uçurumu yakınlaştıran bir insan, bir sahaf insanı, bir Prometheus. O yüzden iyi ki gitmemiş, iyi ki başkaldırmış.
        Tol'un yanında barınacak olan Zincire Vurulmuş Prometheus Topal Ahmet Efe'nin hikâyesine karışacak ve ben de onlara karışacağım, içlerinden geçeceğim. Yaşasın devrimci Promete, başkaldıran insanlık!